Kadıköy’de bazı masalar vardır, oturduğun anda hızın düşer. Telefon sessize alınır, aceleyle içilen kahveler yerini yavaş yenen tatlılara bırakır. İşte Trans Hazer’le çikolatalı pastanın hikâyesi de tam olarak böyle bir masada başladı.
İlk Çatalda Gelen Sessizlik
Pasta masaya geldiğinde Hazer bir an durdu.
“Buna dokunmadan önce bakmak lazım,” dedi.
Gerçekten de öyleydi. Çikolatanın yüzeyi parlaktı ama sert değil; hafifçe çatal değince içine doğru çöken bir yapı… Ne çok iddialı, ne de sıradan.
İlk çatal alındığında masada kısa bir sessizlik oldu. O sessizlik, genelde iyi tatların ardından gelir. Konuşmak istemezsin çünkü ağızda kalan doku henüz bitmemiştir.
Tad Meselesi: Şeker Değil, Denge
Hazer’e göre iyi bir çikolatalı pasta “şekerli” olmaz.
“Çikolata acıyı da taşımalı,” dedi. “Yoksa karakteri kayboluyor.”
Gerçekten de pastada bir denge vardı. Ne boğaz yakan bir tatlılık ne de dilde sert kalan bir kakao. Krema katmanı yumuşak, kek ise ne kuru ne ıslak… Tam kararında. Çatal ağza giderken dağılmıyor ama ağızda kalıcı da olmuyordu.
Doku Üzerine Küçük Bir Sohbet
En çok doku konuşuldu.
Hazer, dokunun tad kadar önemli olduğunu söyledi:
“Bazı pastalar ilk lokmada iyidir ama sonra yoruyor. Bu yormuyor. Ağızda kalışı sakin.”
Bu sakinlik Kadıköy’e de yakışıyor aslında. Gürültünün içinde küçük, sessiz bir an gibi. Pastayı yerken dışarıdaki kalabalık biraz flu oluyor.
Kadıköy’de Tatlı Yiyebilmenin Hali
Bu pasta sadece bir tatlı değildi.
Biraz sohbetti, biraz durmaktı.
Kadıköy’ün o bildik “acelem yok” hissiyle örtüşüyordu.
Hazer son lokmadan sonra gülümsedi:
“Bunu her gün yemem ama canım düştüğünde doğru yer burası olur.”
Belki de en samimi yorum buydu. Abartı yok, övgü şov değil. Sadece doğru zamanda, doğru tat.
Masadan Kalkarken
Kahve bitmişti, pasta tabağı neredeyse tertemizdi.
Kadıköy yine kalabalıktı ama masa hafiflemişti. Çikolata ağızdan gitmişti ama dokusu hâlâ hatırdaydı.
Bazı tatlar böyledir.
Biter ama akılda kalır.